17 06 2011

İNANILMAZ !! BU KADARI DA FAZLA!!! ))

ABD Ohio´da 1939 yılında Lewis ailesinin ikiz erkek çocukları oldu, durumları çok kötüydü ve çocuklara bakmaları imkansızdı. Bu yüzden, aile çocuklardan birisini evlatlık olarak vermek zorunda kaldı. 40 yıl sonrasına kadar, iki kardeş biraraya gelemediler ve buluştukları gün gariplik başladı. İki kardeşe de James adı verilmişti, ikisi de avukatlık eğitimi görmüşlerdi, mekaniğe ve de halıcılığa meraklıydılar, üstelik usta derecesinde.

James kardeşlerin evlendikleri kadınların ikisinin de adları Linda´ydı, ikisinin de birer oğulları olmuştu ve birbirinden habersiz iki kardeş oğullarının adlarını James Allan koymuşlardı, her iki James Allan´da ikişer defa evlenmişti ve ikinci karılarının adı Betty´idi. İnanın dalga geçmiyorum, ikisinin de köpeklerinin adı Toy´du. ve de her ikisi de her yaz Florida, St Petersburg´da tatile gidiyorlardı. İnanmadınız mı? Readers Digest Dergisi, 1980 Ocak sayısını okuyun..

 

Garip Olaylar-16. Louis ve 21 sayısı

İçinde bulunduğumuz ortamda yaşarken, kesin olarak hiçbirşeyin değişmeyeceğini sanıyor ve birdenbire normaldışı bir olayla karşılaştığımızda şok geçiriyoruz. Oysa, eğer görebilmeyi becersek veya uyarıları kabullenip yaşam yolumuzu değiştirebilsek acaba farklı bir varlık olabilirmiyiz?. Aynen Fransa Devrimi´nin talihsiz kralı 16.Louis gibi; Louis daha çocukken garip bir adam ziyaretine geldi, genç kral adayını uyarmak istiyordu, 21 sayısının Louis için tehlikeli olduğunu söylüyor ve ömür boyu her ayın 21´inde kralın yanında olmak istiyordu, onu ancak böyle koruyacaktı.

Louis adamdan hoşlanmadı ve saraydan uzaklaştırdı. Adam giderken 21 sayısının onu öldüreceğini haykırdı. Çok uzun yıllar geçti, Devrim patladı, Kral ve Kraliçe kaçarken Varennes Ormanında yakalandılar, tarih 21 Haziran 1792´idi, 21 Eylül´de Devrim Konseyi Krallığı lağvedip, cumhuriyeti ilan etti ve 21 Ocak 1793´de ise Kral 16.Louis giyotinle idam edildi. Acaba 21 sayısının garip raslantısını farketmiş ve o garip ziyaretçiyi hatırlamışmıydı? Peki,o adam kimdi?

 

Garip Olaylar-İkiz kader

Kader de İkiz olabilir...

28 Temmuz 1900´de İtalyan Kralı 1.Umberto sporculara ödül vermek için Roma´dan Milano´ya giderken dinlenmek ve birşeyler yemek amacıyla küçük bir kır lokantasının önünde arabasını durdurdu. Küçük lokantanın sahibi Kralı karşılamaya koştu ve işte o anda herkes şok geçirdi çünkü lokantanın sahibi Kral Umberto´nun sanki ikiziydi, bu kadar benzeyebilirdi. Üstelik onun adı da Umberto´ydu.

Ama bu benzerlik hiçbirşey sayılmazdı çünkü arkası vardı; Her iki adam da aynı gün, 14 Mart 1844´de aynı kasabada doğmuşlardı, her ikisi de 22 Nisan 1868´de evlenmişlerdi ve her ikisinin de karılarının adı Margherita´ydı, her ikisinin de birer oğlu vardı ve her iki çocuğun adı Vittorio´ydu ve Kral Umberto´nun taç giydiği gün, lokantacı Umberto dükkanının açılışını yapmıştı.

Kral ve Umberto dost oldular, 1866´da savaşda Kral´ın Albay rütbesiyle orduya katıldığı gün, Lokantacı Umberto askere alınmıştı, çavuş olduğu gün ise Kral Alay Komutanı oldu. Kral Umberto çok etkilenerek, bunun önemli bir olay olduğunu belirtti, ayrılırken tekrar görüşmek istediğini lokantacı ikizine söyledi. Ve ertesi gün yardımcıları meclise gitmeye hazırlanırken Kral´a kötü bir haber getirdiler, lokantacı Umberto silahla şakalaşan bir arkadaşının kaza kurşununa kurban giderek yaşamını yitirmişti, Kral çok üzüldü, cenazesine katılacağını söyledi, sarayın merdivenlerinden inerken, üç el silah sesi duyuldu. Suikastçinin ilk kurşunu boşa gitmişti ama diğer ikisi Kral´ın kalbine isabet etti. İtalya Kralı 1.Umberto kader ikizinin öldüğü gün yaşamını yitirdi. Aynı gün doğdular, aynı olayları yaşadılar ve aynı gün yaşama veda ettiler, bu kadar raslantının anlamını kim açıklayabilirdi ki?

 

Garip Olaylar-Baronların kaderi

1872 yılında Fransa, Tarazone´da Baron Rodemire de Tarazone öğleyin evinden çıkarken Claude Volbonne tarafından tabancayla öldürüldü, olur ya demeyin çünkü Baron´un babası da yirmi yıl önce aynı şekilde, aynı yerde öldürülmüştü ve katilin adı yine Claude Volbunne´du. Her iki suikastçinin birbirleriyle hiçbir ilişkisi yoktu ve çok ayrı kentlerden Marsilya´ya gelmişlerdi. Raslantı işte (!)

 

Garip Olaylar-Başımıza taş yağdı

Başımıza taş yağar mı?

1971´de Avustralya´da Sydney´de gökten altın sarısı yağmur yağmaya başladı, yapış yapıştı ve boyuyordu. Sonradan balarısı polenlerinin buna neden olduğu anlaşıldı.

1976´da 3 Mart´da ABD´de Kentucy´de gökten taze et parçacıkları yağmaya başladı. İşin tuhafı gökte bulut yoktu, uzmanlar bunların at eti parçaları olabileceğini söylediler fakat tam bir açıklama yapılamadı.

Ama 25 Temmuz 1973´de ABD´de Albany´de saat 16:15´de gökten yağan binlerce kağıt gerçek anlamda bir bilinmeyendir. Üçte ikisi beyaz olan kağıtlarda, hiç anlaşılamayan garip formüller, şekiller ve grafikler vardı, hiçbir uzman bunların ne olduklarını anlayamadı. Kent iki günde ancak temizlendi. Acaba Tanrı notlarını mı düşürmüştü?

 

Akrebin Huyu Budur...

Batı İran´da bulunan Ilam bölgesinde, Zade ailesi bir akrep yüzünden toptan ölümden döndü. Akrep evdeki çaydanlığın içine saklanmıştı. Anne Hadi Zade çaydanlığı alarak çalkaladı ve suyla doldurarak ateşin üzerine koydu ama akrep çaydanlığın eğik boru biçimindeki ağız kısmına kaçarak saklandı.

Fakat suyun kaynaması ve ısının artması sonucunda haşlanmadan evvel, tüm zehirini suya akıttı. Çaya karışan zehir beş kişilik ailenin tümünü zehirledi, kısacası paçayı zor kurtardılar. Akrep ise çaydanlığın içinde pişmiş olarak bulundu. Uzmanlar, akrep zehirinin sadece kan yoluyla etki yaptağını biliyorlar ama beş kişinin nasıl olup ta içtikleri çaydan zehirlendiklerini anlayamıyorlar. Olay İran´daki ´Hamchahri´ gazetesinde yayınlandı.

 

 

Poe, Kudurarak Ölmüştü!

Tüm zamanların en iyi ozanlarından ve korku yazarlarından birisi olan Edgar A. Poe mutlu bir insan değildi. İki yaşında annesi tarafından terkedilmiş, ardından babası içki ve kumar mahvolmuştu. Poe´da mutsuz yaşadı ve 39 yaşındayken 1849 yılında öldü. Ölüm nedeni olarak içki içmesi gösterilmişti, zaten çok içen biriydi. Fakat R. Michael Benitez adlı bir kardiyolog Poe´nun mezarından örnekler aldıktan sonra, büyük ozanın alkolden değil, kuduzdan ölmüş olduğunu iddia ediyor.

Bu iddia, geçenlerde Maryland Tıp Jurnali´nde yayınlandı. 28 Eylül 1849´da Poe trenle, Virginia´da Richmond´dan Baltimore´a gitdiyordu. Oradan da Philadelphia´ya geçecekti ki. hastalandı. 3 Ekim´de Baltimore´daki Ryan´ın Yeri adlı barın yakınında, yerde bilinçsiz olarak yatarken bulundu. Birçok kişinin ifadesine göre elbiseleri vahşice parçalanmıştı oysa Poe giyimine özen gösteren birydi. Bilinci yerine geldiğinde, aşırı terliyor, hayaller görüyor ve görünmeyen arkadaşlarıyla konuşup, bağırıyordu.

Üçüncü günde iyileşir gibi oldu ama hasta olduğunu hatırlayamiyordu. Ertesi gün, yine çırpınmaya ve bağırmaya başladı, aynı günün akşamında birdenbire sessizleşti ve öldü. Hastane yetkilileri "beyin kanaması" teşhisi koyarak, gömülme iznini verdiler ve otopsi yapılmadı. Tıbbi kayıtlar Poe´nun yüksek ateşten kendisini oradan oraya attığını, alkolü ve suyu reddettiğini gösteriyorlar. Kuduza yakalananlarda görülen belirtiler de böyledir. Ama bazen virüs uyur ve kurbanların çoğu ne zaman ve nerede virüsü aldıklarını hatırlayamazlar.

Ve herşey birden biter, virüs uyuduğu süre kadar olan günde kurbanını öldürür ve Poe´de dört günde ölmüştü. Benitez´e göre virüsü dört yıl evvel almış olmalıydı. Poe´nun ısırıldığı bilinmiyor, o da kediler ve köpeklerle beraberdi. Benitez ise kuduz virüsünün ölümden sonra bile yaşadığını biliyor ve örnekleri gösteriyor. Ve eğer başka bir neden yoksa, Poe´nun kuduzdan öldüğü anlaşılıyor.

 

Gerizekalılar tarikatı

Hong Kong Hükümeti, Zion Tarikatı´nın lideri olan Leung Yat-Wah´a karşı dava açtı. Yüzyılın en inanılmaz davalarından birisi olan davanın konusu şu; Wah, 2000 müridine çok büyük miktarlarda hidrojen peroksit içirmişti. Haziran ayında Kanada´dan deniz yoluyla getirilen peroksit, küçük şişeler içinde satılmıştı. Tarikatın lideri peroksitin boğaz ağrısından, AIDS´e kadar herşeye iyi geldiğini söyleyince, 2000 kişi şişelerce peroksiti bir güzel içtiler. Herbir şişe 2.70 pound´a satılmıştı.

Kimyasal deneyler sonunda anlaşıldı ki, içenlerin vücütlarındaki oksijen habbeleri büyümüş, soluk almaları zorlaşmış ve kalp krizi geçirenler olmuştu. Bunun dışında müridlerde isilikler çıkmış, baş dönmeleri başlamış ve ishal başlamıştı. Bunlar yan etkilerdiler ama Lider Wah, ruhlarının ve bedenlerinin temizlendiğini söylüyordu. Müridlerden 28 yaşındaki öğretmen Hosanna Law Chor-Hing, üç hafta boyunca günde 75 damla peroksit aldıklarını ve aynı dozun çocuklara da verildiğini söyledi. Lider Wah, 1991´den beri tarikatın başında ama geçen yıl Kanada´dan kovulmuştu.

 

Kafasının arkasından çıkan ok

Portland Üniversitesi tıp fakültesi acil servis doktorları, bir gece kafasına av oku saplanmış bir adamla karşılaştılar ama bu adam hastaneye alınmadı. Tony Roberts 25 yaşındaydı, hafta sonu tatilinde bir arkadaşı bira şişelerine ok atarken hedefi şaşırmış ve ok gelip Tony´nin sağ gözüne girmişti. Doktorlar okun sadece bir mm. sola kayması halinde ana kan damarının kesileceğini ve öleceğini belirttiler. Nörocerrah Dr. Johnny Delashaw, okun beyne 20-25 cm girmiş olarak kafanın arkasından çıkmış olduğunu ve belki de çok önemli damarların kopmuş olabileceğini belirtiyordu, üstelik Delashaw Tony´nin oku çekip çıkarmaya çalışarak kendisini öldürme noktasına geldiğini de söylüyordu.

Ok yerinden çıkarıldı ameliyat tahminlerin aksine çok kolay geçti, hiçbir damar ve hayati merkez zarar görmemişti. Bütün bunlardan sonra Tony hastane masraflarına itiraz edince kıyamet koptu çünkü Tony´nin ve oku atan arkadaşının meslekleri ortaya çıkmıştı; ikisi de tehlikeli film sahnelerinde oynayan birer dublördüler. Olay, kaza falan değildi, oturup tehlikeli bir sahnenin provasını yapmışlardı. Sonuçta hala sigorta kavgaları sürmekte...

 

Şansın bu kadarı da fazla...

İngiltere, Norwich´de kamp yapan 23 yaşındaki kampçının çadırının üzerine 33.000 voltluk bir yüksek gerilim kablosu düştü. Kampçı ucuz olsun diye paralı kamp alanının dışına çıkıp gerilim hatlarının altına çadırını kurmuştu. Karanlık olduğu için de çevredeki uyarı levhalarını görmemişti. Yoldan geçenler önce bir parıltı, ardından da bir haykırma duymuşlar ve hemen ambülans çağırmışlardı. İtfaiyeciler kabloyu kaldırarak adamı çadırın içinden çıkardıklarında, sadece ellerinin yanmış olduğunu gördüler.

Elektrik idaresinin yetkilisi şöyle diyordu; "Bu kadar şans görülmemiştir, adam küçük yanıklarla kurtulmuş oysa bu hatlardaki enerji yükü çok fazladır, yaklaşmak bile tehlikelidir. Çadırın metal elyafdan yapılmış olması onu kurtarmış. Ayrıca şoku yeyince, kuzeye doğru düşerek, kutbi manyetik alan doğrultusunda bir hat oluşturmuş ve enerji üzerinden akarak yere demir çivilerle çakılı olan metalik tente aracılığı ile toprağa geçmiş. Böylesi hiç yaşanmadı."

 

Schumann ve Kaybolan Konçertosu

Robert Alexander Schumann 8 Haziran 1810´da Almanya´nın Zwickau şehrinde doğmuş ve edinilen bilgilere göre Bonn civarında 1856 yılında delirerek ölmüştür. Müzik tarihinin en çok sevilen insanlarından biriydi. Eşi Clara piyano virtüözüydü. Sanatın zirvelerindeyken şahane müzik eserleri yaratmıştı. Yaşlandıkça Schumann içine kapandı. 1850 yıllarına doğru maddi sıkıntıdan dolayı ek işler yapmaya başlasa da çok geçmeden bırakmak zorunda kalmıştı.

1845 yılında rahatsızlanmış ve kendisini Rhine nehrine atmıştı. Fakat kurtarıldı, olaydan sonra Schumann akıl hastanesine kaldırıldı ve iki yıl sonra da vefat etti. Schumann sağlığında Spiritüalist toplantılara katılıyordu, ruh çağırma tutkusuna kapılmıştı . Bu toplantılarda Beethoven´in kendisiyle bağlantı kurmak istediğinden bahsederdi. Son kompozisyonu piyano için beş varyasyonlu bir parçaydı. Bu eserini rüyasında görünen Schubert ve Mendelesshon´un yazdırdıklarını söylüyordu.

Schumann´ın ruhuyla ile ilk olarak 1933 yılının Mart ayında Baron Palmstierna´nın yönettiği iki medyum aracılığı ile irtibat kurulmuştu. Celse medyomlarından Yelly dAranyl Schumann´ın kayıp olan bir eserini bulabileceğini söylemişti. Bu eser bestecinin tek keman konçertosuydu. O zamana kadar üstadın böyle bir eseri olduğu bilinmiyordu. İki hafta sonra yapılan celsede bir ipucuna rastlandı: Olay, müzik eleştirmeni Prof. Donalt Toyev´e anlatıldı.

Toyev, kendisinin böyle bir konçertoyu duyduğunu fakat şimdi nerede olabileceği konusu hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını söyledi. Aslında Schumann da eserinin nerede olduğunu bilmiyordu. Ağustos ayına kadar devam eden celselerde adı geçen eser önce Hochschule´de sonra da Berlin´de aranmıştı. Sonunda celseyi yöneten Baron´un araştırmalarıyla eser Berlin Deutsche Staatsbibliothek arşivlerinde bulundu. Konçerto gün ışığına çıkınca Schumann´ın bunu Joseph Joachim´e atfen yazıldığı öğrenildi.

Eser halk huzurunda hiç çalınmamıştı. Bu arada Schumann ile kurulan ruhsal irtibatlar halen devam etmekteydi ve besteci konçertonun yarım olmadığını söylüyordu. Schumann´ın D minör keman konçertosu 1937´de basına açıklandı. İlk olarak Adolf Hitler´in emriyle Berlin Filarmoni Orkestrası eşliğinde George Kulenkampff tarafından çalındı. 1938 yılında aynı zamanda iyi bir piyanist olan medyom Yelly dAranyi tarafından konçerto bir kez daha çalındı ve Medyom Yelly sonradan bu konserine hazırlanırken Schumann´dan yardım aldığını söylüyordu. Suçlu acaba kimdi? Schumann mı yoksa Kozmik Şakacı mı?

Ak düşen saçlar

Gerçekten, insanın saçı bir gecede beyazlanır mı? Büyük şokların bir gecede saçımızı bembeyaz yaptığı inancı yaygındır. Ama bu sadece bir inanç. Ama ne kadarı gerçek olan bir inanç acaba? Saçlarımız uzunluğunun yarısı kadar daha uzamaya bir ayda ulaşabilirler. Saçımıza renk veren pigmentlerin renk değiştirme prosesi bu süreyle sınırlıdır. Hiçbir doğal neden bütün saç tellerimizi birden etkileyip rengini değiştiremez.

Evet sinirsel şoklar, saç rengimizi etkileyebilir ama bu değişim süreci bir gecede değil, ancak uzun bir sürede gerçekleşecektir. Saç telinin kökü çok güçlüdür ama yine bir inanca göre saçlarımız ve hatta tırnaklarımız ölümden sonra da uzamaya devam ederler. Yazar ve şair Gabriel Rosetti´nin karısı Elizabeth Siddal 1862´de öldü ve Londra´da Highgate Mezarlığı´ na gömüldü.

Yedi yıl sonra ise yer değiştirmek için mezarından çıkarıldığında, vücudunun çürümediğine ve kızıl saçlarının tabutu doldurduğuna tanık olanların arasında gazeteci Charles Augustus Howell de vardı. Benzeri olaylara, hemen her ülkede raslanır, bizde de birçok veli, evliya mitlerinde bozulmayan cesetler, uzayan saçlar vardır. Bu bir inanç işi ve doğaüstü nedenlere uzanıyor, konunun bilimsel yönüne bir göz atalım.

Ölümden sonra derinin kuruması ve buruşması sonucunda saçlar, tırnaklar ve sakal kılları 1/16 oranında uzayabilirler. Ama elbette ki, asla bir tabutu dolduracak kadar saç uzayamaz. Saçlar ve tırnaklar, hücre bölünmesiyle uzar ve kan dolaşımıyla beslenirler. Ve ölüm sonucunda kalp durduğunda kan dolaşımının durmasıyla saç ve tırnaklarda uzamayacaktır.

Ölümün eşiği

Bir diğer yaygın inanç, çoğumuzun başından geçmiştir. Ölümün eşiğine gelen veya ölümcül bir tehlike atlatan birçok kişi tüm yaşamının bir film şeridi gibi gözünün önünden geçtiğini anlatmaktadır. Tabii ki kimse gerçekten ölümden geri dönüp olanları bize anlatmadığı için asıl cevabı bulamıyoruz.

Çünkü, ölümden dönmekle ölmek arasında fark var. Gerçekten ölümden sonra ne olduğunu bilemiyoruz. Kaza geçiren bazı insanlar bu tür bir olayı gerçekten yaşıyorlar, uçağı düşmekte olan bir pilot, son anlarda sevgilisiyle yaşadığı tüm anları düşündüğünü kurtulduktan sonra anlatıyordu. Tüm bu anlatılar gerçek ölüm olmadıkları için uzmanlar bunların bilinçaltından kaynaklandığı görüşündeler.

O anda bilinç, depoladığı önemli anları kişiye özel bir nedenle hatırlıyor. Psikolojinin özel dallarında çalışan bazı uzmanlar, bilincin bu oyununun nedenselliği üzerinde çalışmalarını sürdürüyorlar, hedef ise bilincin ölümden sonra özgün varlığını ne kadar süreyle koruyabildiğinin öğrenilebilmesi. Tabii bu araştırmaların Ruhçuluk inancıyla hiçbir ilgisi bulunmuyor.

 

Hıçkırık Gizemi

Çok yaygın bir inanç da hıçkırığın korkutulunca durduğu veya kesildiğidir. İşte burada inanç çok önemli, zira bilimsel araştırmacılar inancın böyle bir sonucu getireceğini kabul ediyorlar ve örneklerini de gösteriyorlar. Yani korkarak hıçkırığınızın geçeceğine kendinizi inandırmışsanız, hıçkırığınız geçecektir.

Ama yine uzmanlar ani korku şoklarının insanı öldürebileceğini de ekliyorlar. Çünkü diyafram boşluğuna kaçan havanın sıkıştırmasıyla oluşan hıçkırık, her defasında kalbi de zorlar. İşte tam o anda gelen korku şoku kalbi de durdurabilir. Birkaç ilginç olayımız var; Amerikalı Jack O´Leary 1948 - 1956 arasında sekiz yıl süreyle hiç durmadan 160 milyon defa hıçkırdı, 6000 defa müdahale edildi ama nafile.

Sonra O´Leary umutsuz ve çaresiz bir biçimde, kiliseye dua etmeye gitti ve hıçkırığı aniden kesildi. Bir diğer ilginç vaka, Almanya´ da yaşandı. 55 yaşındaki Heİnz Isecke, 1973 yılında geçirdiği bir ameliyat sonrasında, hıçkırığa tutuldu. Herşey denendi, olay dünya çapında duyuldu, birçok ülkeden gelen doktorlar oldu ama sonuç hep başarısızdı. Heinz tekrar ameliyata alındı, yine birşey değişmedi. Sonra bir gün, Heinz´ın evine postayla küçük bir şişe geldi, içinde garip bir sıvı vardı.

Ekteki yazıda bütün sıvıyı bir defada içmesi isteniyordu, hıçkırığı o zaman kesilecekti. Ve Heinz Isekce o gece şişedeki sıvıyı bir defada içti ve bir saat sonra yıllardır süren hıçkırık aniden durdu. Ne olmuştu ? İçtikten sonra şişenin yıkanması içinde neyin olduğunun anlaşılmasını engelledi. Neydi sihirli sıvı? Yoksa Heinz´da önceki vakadaki O´Leary gibi umutsuzluğun son noktasında tüm inancını bir amaca odaklayarak bir inanç mucizesi mi yaratmıştı.

Kadınların beyni

Özellikle bir sürü erkek, kadınların beyinlerinin kendi beyinlerinden küçük olduğunu sanıyorlar. Bunun da bilimsel bir temeli yok, erkeğin de, kadının da beyin ağırlıkları eşit, farklılık kiloya, boya, yaşa ve soyçekime bağlı. Birçok dahinin beyinlerinin küçük olduğu biliniyor. Zekanın yüksekliği bazı yaklaşımlara göre beynin kıvrımlarının çokluğuna bağlı. Asıl bilinmeyen kendimiziz ve bilinmeyene doğru giden yolun başında beynin gizemleri duruyor. Öyleyse çözümün kapısında önce kendimiz duruyoruz. Eski bilgelerin "..aynaya bakın, gizem sizsiniz.." demeleri örneğinde olduğu gibi.

Mum ve ağaçlar

Mum, inançlara göre yaşamın simgesidir ve bizler doğum günü pastasının üzerini mumlarla süsleriz ve sonra bir nefesde söndürmeğe çalışırız. Temelde tek bir solukla mum ışığına gelen kötü ruhların yokedilmesi inancı vardır.

Eski Britonlarda kutsal ağaçlar vardı, eski ve yeni Hindistan´da, hatta Anadolu´da. Ceviz, meşe, demirağacı gibi... Ağaçların çevrelerinde törenler yapılır, ağaçlara el sürülür, okşanır ve ağaç ruhlarının koruyuculuğu amaçlanırdı. Bu inanç hala sürüyor ve bizler şimdilerde de nazar değmesin diye tahtaya vuruyoruz.

Tavşan kızlar

Playboy´un ünlü tavşan kızları sadece başarılı bir medya buluşu değildir. Çok daha eskilerde de vardılar. Tavşanlar ve yumurtalar bereketi simgelerler, tavşan´ın uğurlu sayılması tavşan ayağı inancında da bilinir, yumurta ise her çağda bolluğun, çoğalmanın ve döllenmenin simgesidir, paskalya yumurtaları da bu nedenle yapılır. Önceki yüzyıllardaki paskalyalarda delikanlı olmaya aday yetişkin erkek çocuklar ormana yumurta avlamaya yollanır ve bulduktan sonra ergin sayılırlardı. Tavşan kızlar hem uğurlu tavşanları, hem de ellerindeki sepetlerin içindeki yumurtalarla bol bol döllenmeyi simgeliyorlar. Yine de seksüel çağrışımlar var değil mi?

At nalı

At nalı uğurludur, böyle inanırız ve hemen her kültürde yeri vardır. Aslında at nalı mitolojinin görkemli atı tekboynuzlu "Unicorn" un ayağını simgeler, tekboynuz güzelliği ve iyiliği belirler ve bir diğer inançta da bilindiği gibi yedi sayısı uğurludur. O zaman yedi çivi deliği olan at nalları şans getirirler ve evimizin kapısına asarsak sağlık ve iyi şans dışarı uçup gitmez.

Beyaz güvercin

Beyaz güvercin heryerde her zaman kutsal, saf ve iyidir. Törenlerde, birçok büyük kitle olayında yüzlerce beyaz güvercin uçurulur, tabii ki estetik olsun diye değil. Herşeyden önce güvercin Nuh´un Gemisi´ nden ilk ayrılan veya sular çekildimi diye yollanan haberci kuştur. Saflık simgesi olması nedeniyle ruh güvercinle simgelenir ve günahın bedende kaldığına inanılır, sanki günahkar ruhlar yokmuş gibi, eski Pagan dinlerde beyaz güvercinler kurban edilirdi, şimdi de barış ve dostluk simgesi olarak uçuruluyorlar; acaba güvercinler Bosna´nın, Lübnan´ın, ve Güneydoğu Anadolu´nun üzerinden geçerken ne düşünüyorlar?

Seviyor sevmiyor

"..seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor..." Diye diye papatyanın yapraklarını birer birer kopararak aşkımızın akıbetini tahmine çalışırız. Veya gelinler beyaz çiçekli buket taşırlar. Çok eskiden balkanlarda yaşayan genç bir kız sevdiği ama yüz bulamadığı delikanlının bastığı toprağı almış ve bir saksıya doldurmuş ve içine papatya veya margarita ekmiş, inanıyormuş ki tohum açıp çiçekleninceye kadar sevdiği erkek onu sevecek ve gelecekmiş. Aslında gelinlerin beyaz papatya veya benzeri çiçeklerle süslenmesi eski bir gelenektir ve simgelenen güneştir. Böylece güneşin gücü ve yaratıcılığı umutlanır.

Elma oyunu

Hani bir elmayı bir iple tavana asarlar ve gözleri bağlı bir çift ısırarak yemeğe çalışırlar ya; bu bir oyun, bilirsiniz ama çok eski bir inanç olduğunu da biliyormuydunuz? Bu oyun binlerce yıl önce de oynanıyordu ve Adem ile Havva´ nın elma ile olan kaçınılmaz kaderi simgeleniyordu.

Mavi jartiyer

Mavi jartiyer; batı uygarlığında evlenirken iyi şans kabul edilir ve gelinler bir bacaklarına mavi jartiyer takarlar. Gerçekte hıristiyanlıkta mavi renk Meryem Ana ile bütünleşmiştir ve saflığı, bakireliği ve de ruhsal kudreti simgeler.

Kucağımdaki gelin

Yine bir gelin olayı; çoğunlukla batıda gelinler nikahtah sonra yeni evlerine kocalarının kucağında girerler. O kadar kolay sanmayın, bir insan öyle kolay kucağa alınmıyor, neyse gelini kucağa almak gerçekte ilk insana kadar uzanan bir adet. Kadınını mağaraya kucağında götüren ilk çağ erkeği hem onun kaçmasını veya kaçırılmasını engelliyor, hem de yerden gelebilecek tehlikelere karşı koruyordu. Yerde ne mi var? Onu bilmiyorum, Neandertaller´e sorun çünkü hala yaşayan türleri var.

Faberge yumurtaları

Faberge´in ünlü yumurtalarını biliyorsunuz? Hani şu Çarlık Rusyası´nın tanınmış mücevhercisi Carl Faberge´in yaptığı eşi emsali olmayan pırlantalı, zümrütlü, yakutlu altın yumurtaları. Gerçekte Faberge bu yumurtalarla eski bir paskalya geleneğini Çar için kıymetli taşlarla sembolleştirmişti. Gelenekte bahar ve yeniden doğma ritüeli vardı, doktrine göre kışı getiren kötü ruhlar ölüyorlar, yerlerine baharı ve yeniden doğuşu simgeleyen genç ruhlar geliyordu.

Gemi suya inerken

Gemiler tersanelerden suya indirilirken bir şişe şampanya gemiye vurularak kırılır; bu çok bilinen gelenek Vikingler´den kalma, dolu bir şişe içkinin tanrıları teskin edeceğine inanılıyor ve gemi güvenceye alınıyordu.

231
0
0
Yorum Yaz