18 05 2011

2050'NİN NÜFUS ÖNGÖRÜLERİ VE TEORİLER...

The United Nations 2050 yılına ait Dünya popülasyonu öngörü araştırmalarını açıkladı. Verilere göre 2050 yılına kadar Dünya nüfusunda 2,5 milyar artış olacak ve toplam insan nüfusu 9,1 milyar olacak.

UN uzmanlarının hesaplamalarına göre, gelecekte fakir topluluklarda nüfus artışı daha çok görülecek. Amerika, Avrupa ve diğer gelişmiş devlet yönetimi olan Ülkelerin nüfus sayısında anormal bir artış olmayacağı öngörülüyor. Dünya'nın en fakir 49 ülkesinin nüfuslarının iki katı olacağı öngörülüyor.


Örnek olarak şu anki demokratik trendlere göre Almanya 2050 yılında 82 milyon nüfustan 71 milyon nüfusa gerileyecek. Rusya ise 141 milyondan 116 milyona gerilecek. Hindistan Çin'i 1.6 milyar nüfusuyla geçerek, Dünya'nın en kalabalık ülkesi haline gelecek.


Nüfus artışında da belirttiğimiz gibi, iktisatçıların yaptıkları hesaplara göre dünya nüfusu 2000 yıllarında 6 milyarı aşacaktır. Bu 1960 yılındaki nüfusun iki misli demektir. 2000 yılında dünya nüfusunun % 65'inin Asya'da, % 15'inin Avrupa ve Rusya'da, % 15'inin Kuzey ve Güney Amerika'da, % 8'inin de Afrika'da yaşayacağı sanılmaktadır.

Her gün 200.000 dolayında artan dünya nüfusunun gelecekteki artışını kuşkusuz dünya toplam nüfusu ve nüfusun dağılışı açısından olmak üzere iki yönden düşünmek gerekir. Önce dünya nüfusunun bütünüyle artışına bakacak olursak, hızlı bir artışın söz konusu olduğu açıkça görülmektedir. Öyle ki geçen yüzyıllarda % 1 olan yıllık artış temposu bu yüzyılın ortasında % 2'ye ulaşmış ve halen artmakta olarak 2000 yılına doğru da % 3'e varacağı hesaplanmaktadır.

Bilindiği gibi, yeryüzünde karalar 136 milyon kilometre kare kadardır. Bu kadar arazi yaklaşık olarak bir kenarı 11.000 km uzunluğundaki bir kareye sığar. Dünyanın 1970 nüfusu esas alınırsa nüfus başına 3.7 hektar arazi düşer. 1920'de bu oran iki misli idi. Nüfus arttıkça nüfus başına düşen arazi miktarının daha da azalacağı açıktır. Kuşkusuz arazi nüfus ilişkisinde önemli olan tarıma uygun arazi oranıdır.

Bu tür arazi ise çok daha azdır; nüfus başına yaklaşık 1 hektar. Yeryüzü karalarının da % 17'si çöller, % 12'si dağlar, % 29'u buzullar, daimi karlar ve tundralardan oluşmuştur. Böylece karaların % 60'ına yakın bir kısmının yerleşmeye çok az uygun olduğu açıkdır. Öte yandan geriye kalan % 40'nın da her yeri insanlara uygun koşullara sahip değildir. Bu konuda araştırma yapanlar genellikle yeryüzü karalarının ancak % 25'inin insanların yerleşme ve tarım yapmasına uygun olduğu görüşünde birleşmektedirler.

Önceden de belirtildiği gibi, zamanımızda sanayileşme ve ona bağlı olarak çeşitli ekonomik faaliyetlerin dünyanın çeşitli bölgelerinde faaliyete geçmesi, tarımın entansif yapısının giderek yaygınlaşması, buna ek olarak da doğumların yeryüzünün hâlâ geniş alanlarında fazla olması nüfus artışının başlıca nedenleridir.

Fakat olaya yakından bakılınca, başka kelimelerle nüfus artışının coğrafi yönüne bakılınca, yeryüzünün bazı kesimlerinde nüfusun hızla arttığı, buna karşılık bazı kesimlerinde artış hızının daha yavaş olduğu gözlenir. Bilindiği gibi, modern devirlerde yeryüzünde nüfusun ilk olarak hızla artmaya başladığı alanlar büyük sanayi faaliyetlerinin gelişmesinde öncülük eden yerlerdir.

Daha sonraları büyük sanayi ülkeleri, büyük siyasal güçler ya da gelişmiş ülkeler olarak anılan yerlerde nüfus artış hızı ağırlaşmaya başlamıştır. Buna karşılık, sözü edilen gelişmiş ülkelerin gelişmesinde gerek hammadde gerek işçi ve gerekse pazar sağlama yoluyla büyük rol oynayan, çoğu eski sömürgeler olan ve bugün "gelişmekte olan ülkeler" adıyla anılan alanlarda nüfus artış eğilimi gelecek yıllarda büyük artışlar bekleneceği izlenimini vermektedir.

Gerçekten, gelişmiş ülkelerde adeta gelişmeye paralel olarak yayılan doğum kontrolü uygulamaları buralarda nüfus artış hızının belirli bir şekilde düşmesine neden olmaktadır. Buna karşılık, gelişmekte olan ülkelerde sanayileşme ve tarımdaki gelişmeler nüfus artışının hızlanmasına yol açmaktadır. Örneğin dünyanın yoğun nüfuslu bölgelerinin başında gelen Doğu ve Güneydoğu Asya bu durumdadır.

Genel olarak Lâtin Amerika, Afrika ve Asya (Japonya ve Rusya dışında) ülkelerinde yıllık nüfus artışı % 2'nin üzerindedir. Gelişmiş ülkelerde ise nüfus artışı % î dolayındadır. Olayın ilginç bir yönü de nüfusu hızla artan ülkelerin tümünün dünya gayri safı millî hasılasının (GSMH) % 20'sini oluşturmasıdır.

Bugün gelişmekte olan ülkelerde bir bakıma Avrupa ve Kuzey Amerika'nın sanayileşme ve şehirleşme çağının başlangıcındaki devre yaşanmaktadır. Böylece gerek doğum gerekse ölüm oranlan yüksektir. Ancak ekonomik ve sosyal koşulların düzeltilmesi yolundaki çabalar buralarda ölüm oranlarını yer yer hissedilir derecede azaltmaktadır.

Öte yandan, gelişmekte olan ülkelerin büyük bir kısmında geniş nüfus kitlelerinin bulunuşu gelecekte nüfus artışının izleyeceği eğilimin Avrupa ve Kuzey Amerika'dakinden farklı olacağını göstermektedir. Bunda, doğum kontrolünün sosyal farklılık nedeniyle uygulanmasındaki güçlük dışında.

Doğu ve Güneydoğu Asya'da gerçekleşmekte olan nüfus artışının yoğun bir nüfus temeline dayanması, başka kelimelerle sanayileşmeyi izleyen nüfus artışına Avrupa'nın yüz milyon dolayında bir nüfus miktarıyla girmesine karşılık, Doğu ve Güneydoğu Asya'nın yaklaşık olarak yeryüzü nüfusunun yarısına yakın bir miktarıyla girmesi başlıca etkendir.

Nüfus Artışı ile İlgili Görüşler

Coğrafyada esas olarak insanla çevresi arasındaki ilişkilerde merkezileşen ekolojik yaklaşımda eskiden beri nüfus ile kaynaklar arasındaki ilişkiye ayrı ve önemli bir yer verilmiştir. Bununla birlikte, coğrafyacılar geçmişte nüfus ve kaynaklar üzerinde durmuşlarsa da, bunların dağılışları genellikle birbirinden bağımsız olarak alınmış ve zaman içindeki ilişkileri ise çok ender olarak gözlenmiştir. Nüfus ile kaynaklar arasındaki ilişkiyi ele alan bazı teoriler ileri sürülmüştür.

Bunlardan bir kısmı kaynaklar nüfus artışına belirli bir zaman süresince bir tür "tavan" olarak görmekte, buna karşılık bir başkası nüfus artışını kaynak kullanımını daha yeterli hale getirecek, böylece daha fazla nüfus artışına izin verecek yeni tekniklerin geliştirilmesine bir teşvik olarak görmektedir.

Nüfus ve kaynaklar gibi temel konular yalnızca coğrafyacıların ilgi alanı içinde kalmaz; bunlar, demografya ve ekonomi dahil başka birçok bilim dallarındaki incelemelerin de odak noktasını oluşturmaktadırlar. Bazı araştırıcılar nüfus artışına ilişkin teori ve yorumlan biyolojik, kültürel ve ekonomik olmak üzere üçe ayırmaktadırlar.

Biyolojik teoriler nüfus artışı üzerindeki etkilerin hayvan ve bitkilerin artışını düzenleyenlerle temelde aynı olduğu görüşündedirler. Kültürel teoriler tek başına demografik gelişme ile ilgilenirler. İnsanın çoğalmasını yine kendisinin etkilediği kanısındadırlar. Bunlara göre, örneğin, ilerlemiş ülkelerde doğum oranlarındaki düşüş insanların kendi sayısal gelişmesini kontrol etmedeki yeteneğinin açık bir delilidir.

Ekonomik teoriler ise olaya geçim kaynaklan insan sayısı ilişkisi açısından bakmaktadırlar. Bunlar arasında başta geleni, bilindiği gibi, Thomas Robert Malthus tarafından 1789 de yazılan Essay on the Principle of Population'm41 ilk baskısında öne sürülen teoridir. Yazar beş yıl sonra teorisinde değişiklik yapmışsa da, esas görüşünü korumuştur.

Yaşamı boyunca (1766-1884) Malthus'ün çalışma alanı papaz yardımcılığından tarih ve siyasal ekonomi profesörlüğüne kadar değişen alanlarda olmuştur. Malthus'ün görüşleri çoğu kez yanlış tanıtılmıştır; açıkça ifade edildiğinde karmaşık bir ilişkinin tartışılmasına temel oluşturmaktadır.

Yakın zamanlardaki görüşler (1965) Ester Boserup adlı bir tarım ekonomisti tarafından, alternatif bir görüş ortaya koymak üzere, ileri sürülmüştür.

Daha yakın karmaşık bir model de Roma Kulübü tarafından hazırlanmıştır. Roma Kulübü insanlığın şimdiki ve gelecekteki durumunu tartışmak üzere 1968'de biçimlenmiş ve on ülkeden 30 kişinin oluşturduğu resmi olmayan bir gruptur. Bu grup, uluslararası bir komisyon kurarak "insanlığın dönüm noktasındaki birinci aşamayı almış ve ilk bulgularını 1972'de The Limits to Growth adıyla yayınlanmıştır.

Malthus'ün Teorisi; Malthus'ün öne sürdüğü teori iki ilkeye dayanmaktadır:


1. Herhangi bir kontrol olmazsa, nüfus potansiyel olarak geometrik oranda büyüyecektir ve her yirmibeş yılda bir iki misline varacaktır.

2. En uygun koşullar altında bile araziden alınan üretim en çok aritmetik oranda artacaktır.

Böylece, nüfus 1, 2, 4, 8, 16 (geometrik) sayılarıyla artarken, geçim kaynaklan 1, 2, 3, 4, 5 (aritmetik) olarak artış gösterecektir. Eğer zaman aralıkları yirmibeş yıl olarak alınırsa, bir yüzyılda nüfusun besin maddeleri üretimine oranı 16 ya 5 olacaktır. Besin maddeleri azlığının, böylece, nüfus artışının kontrolü olduğu ileri sürülmektedir.

Bu ilkeler, gerçek büyümeyi değil, nüfusun ve üretimin potansiyel büyümesini belirtmektedir. Çalışmasının daha sonraki baskılarında;

(1) inci şıkkı haklı göstermek için Malthus Kuzey Amerika'da nüfus artışını (1790-1820) gözlemişti. Ancak söz konusu alanda o zamanlar nüfus artışı konusunda çok az kontrol vardı. Göçmen kabulü serbest bırakılınca, Malthus nüfusun her yirmibeş yılda iki misline ulaştığını hesapladı. Bu, başka ülkelerdeki kontrollerde de rastlanan "artışın muazzam gücü"nü gösteriyordu.

(2) inci ilke Malthus'ün tüm maddesel zenginliğin nihai kaynağı olarak araziyi gördüğünü yansıtmaktadır. Geçim araçları potansiyel nüfus büyümesi kadar hızla artamaz; bu da "arazi kıtlığı" ve "zaten ekili-dikili durumda bulunan araziye uygulanan sürekli sermaye eklenmesinden doğan ve elde edilmesi zorunlu olan üretim oranının azalmakta olması" (kârların yitirilmesi) yüzündendir.

Böylece, "nüfusun muazzam gücü yeryüzünde insanın yaşamasını sağlayacak güçten sonsuz denilebilecek derecede daha büyük olmaktadır". Üretilen besin maddeleri miktarının sınırı, belirli bir ülkedeki nüfus.artışına bir "tavan" oluşturmaktadır. Malthus, nüfus bir kez bu tavana varınca koruyucu ve olumlu kontroller seklinde iki temel yol olduğu fikrini ileri sürmüştü.

İnsan kendi potansiyel üretkenliğinin yapacağı etkilerin neler olabileceğini kendisi düşünülebilir. Böylece, koruyucu önlemler arasına evlilik içinde sakınma ya da evlilik devresini geciktirme girer. Örneğin, Malthus ve diğerleri buğday fiyatlan ile evlenme oranlan arasında açık bir olumsuz bağıntı olduğunu görmüşlerdir.

Olumsuz kontroller olan besin maddesi ve giyecek sıkıntısı, hastalıklar, savaş ve çocuk ölümleri gibi nedenler üzerinde doğrudan doğruya etkili olurlar. Bunlar doğa yasalanndan çıkan kontrollerdir.

Malthus, daha fazla nüfus artışının kaçınılmaz bir şekilde yaşam standartlarını düşüreceğini vurgulayarak kaynaklara ve varolması gereken teknolojik düzeye ilişkin bir optimum nüfusu işaret etmiştir. O zamanlarda Kuzey Amerika'nın nüfusunu, hızla artmakta olmasına rağmen, bu sınırın altında bulmuştu. Başka ülkeler ise Malthus'ün sınırına daha yakın görünmüşlerdi.

Malthus'ten başka yazarlar da optimum nüfus kavr***, hatta daha da ayrntılı olarak, tartışmışlar ve aşırı nüfuslanmış ile nüfuslanamamış olanlara (optimum üzerinde ve altında kalan) işaret etmişlerdir. Bununla birlikte, belirli bir alanın optimum nüfusunun saptanması son derece güçtür.

Ekonomik kriterlerle bağlantılı olabildiğinde belirli bir teknolojik düzey için nüfus başına maksimum gerçek geliri veren bir sayı haline gelir. Aynı zamanda da, sosyal refah ve askeri güç bakımlarından da gözlenebilir. Kesin olan şey, belirli bir alan için bile teknoloji iyileştikçe ve toplumsal davranışlar değiştikçe, bir zaman süresi boyunca değişime uğrayabileceğidir.

20'inci yüzyılın değişen şartları özellikle demografik durum bazılarını Malthus'ün fikirlerini yeniden incelemeye, onun fikirlerini çağdaş duruma uyar biçimde yorumlamaya yöneltti. Bunlara Neo-Malthusian'ler adı verilir. Bu görüşte olanların esas fikirleri nüfus artış oranını düşürmek için kütle halinde yoğun kontrol programları uygulanmasının gerekli olduğudur.

Nüfus üzerinde Marksist ekonomistlerin görüşü ötekilerinkinden ayrılmaktadır. Bunlar "aşırı nüfuslanma" ve buna ilişkin sorunların kaynaklarını ülkeler arasında ve ülke içlerindeki eşitsiz dağılım ve kötü organizasyon sonucu olduğu görüşündedir. İnsan gücünün bütün zenginliklerin temeli olduğu ileri sürülmekte ve nüfus ne kadar olursa olsun toplum sosyalist çizgide olduğu sürece refah olacağı görüşünü savunmaktadırlar.

Başka Modeller:

Boserup Teorisi: Boserup'ın teorisinin 42 özü kısaca şöyle özetlenebilir: Malthus besin arzının nüfus büyüklüğüyle sınırlı olduğunu düşünürken, Boserup bir sanayi öncesi toplumda nüfusta meydana gelebilecek herhangi bir artışın tanmsal teknolojilerdeki değişimi teşvik edeceğini, böylece daha fazla besin maddesi üretileceğini ileri sürmektedir. Ona göre "nüfus artışı tanmsal değişimin nedenidir, sonucu değil ve başlıca değişim de arazi kullanılışının yoğunlaşmasıdır". Nüfus artışı, böylece tanmsal kalkınma meydana gelmesini mümkün kılmaktadır.

Boserup, üretim yoğunluklarına göre sınıflandırılmış farklı arazi kullanılış sistemlerini incelemiştir. Bu ise, ürün alma sıklığıyla ölçülmüştür. Bir uçta yer değiştirmeli tarım vardır: Bunda, en az yoğun durumunda herhangi bir arazi parçası bir yüzyıl içinde bir defadan az kullanılmış olacaktır. Öteki uçta ise, yılda bir defadan fazla ürün alınan çok ürünlü sistem bulunmaktadır. Boserup, kullanılan tanmsal teknikler ile arazi kullanılış sistemleri arasında yakın ilişki bulunduğunu ileri sürmüştür.

Buna ek olarak, yeni tekniklerin uygulanmasıyla üretimin yoğunlaşmasındaki herhangi bir artışın, nüfus artmadıkça pek vuku bulmayacağını düşünmektedir. Eğer nüfus belirli bir noktadan fazla artmış ve daha fazla arazi kalmamışsa, nüfus başına tüketimi aynı düzeyde sürdürmek için nadas süresinin kısaltılması gerekecektir. Bu ise toprağın bereketini ve çiftçinin verimini düşürecektir.

Bu tür nüfus artışı durumlarında yeni teknikler avantajlı olacak ve bu yüzden de uygulanacaktır. Böylece, nüfus artışı tarımsal kalkınma ve besin maddeleri arzının artmasına neden olacaktır.

Boserup'ın tezi insanların daha yoğun bir sistemin gerektirdiği teknikleri bildiği fikrine dayandırılmıştır. Nüfus arttığı zaman insan, böylece, bu teknikleri de benimsemeye istekli duruma gelir. Eğer teknikler hakkında bilgi elde edilemiyorsa, Boserup tarımsal sistemin belirli bir alandaki nüfus büyüklüğünü denetleyeceğini söylemektedir. Kimilerine göre tarımsal sistemleri basit bir şekilde üretim yoğunluğu bakımından tasvir etmesi eleştiriye açıktır.

Bilindiği gibi, farklı sistem türleri belirli yoğunluklarda oluşmaktadır. Bununla birlikte, Boserup'm temel tezi olan "nüfus artışının tarımsal kalkınmayı zorunlu hale getirmesi" Malthus'ünküne karşıt yararlı bir tezdir.

Benzer şekilde, Malthus'e karşıt bir başka görüş de Fransız sosyolog E. Durkheim tarafından öne sürülmüştür. Durkheim, nüfus yoğunluğundaki bir artışın, daha çok verimlilik sağlamak üzere, daha fazla işbölümüne yol açtığını düşünüyordu. Gerçekten, bu artan baskısının artan İşbölümünün vuku bulması için gerekli bile olduğunu da ileri sürmüştü.

Büyümenin Sınırları Modeli: 1968 yılı Nisan ayında on ülkeden bilim adamıları, eğitimciler, ekonomistler, sanayiciler ile ulusal ve uluslararası devlet görevlilerinden oluşan otuz kişilik bir grup Roma'da Lincel Akademisi'nde toplandılar. Bu topluluk daha sonra Roma Kulübü adını aldı.

Roma Kulübü'nün amaçları içinde yaşadığımız dünya sisteminin değişik ve birbirine bağlı, doğal, ekonomik, sosyal ve siyasal öğelerine karşı daha derin bir anlayış sağlamak, bu yeni anlayışı dikkate sunmaktı.
Roma Kulübü'nün birkaç oturum süren ilk toplantısı "İnsanlığı Tehdit Eden Sorunlar Projesi" adını taşıyan bu projeye girişme kararıyla sonuçlandı.

Söz konusu projenin amacı, tüm insanlığı huzursuz kılan bolluk içinde fakirlik, çevre bozulması, kontrolsüz şehirleşme ve benzeri sorunları incelemekti. Proje 1970'te Bern'de yapılan toplantılarda kesin şeklini aldı.

Araştırma ekibi, dünyada ekonomik büyümeyi belirleyen ve bunun sonucu olarak da onu sınırlayan "nüfus, tarımsal üretim, doğal kaynaklar, sanayi üretimi ile çevre kirlenme ve bozulması" gibi beş temel öğeyi inceledi.

Aralarındaki karşılıklı etkileşimlerin, denetim altına alınmadığı takdirde, insan sistemini Dünya'nın sınırlarına doğru götüreceği, bu süreç içinde onun taşıma kapasitesini doyuma ulaştıracağı açıklanmaya çalışılan rapor, belirtildiği gibi, 1972'de Limits to Growth - Büyümenin Sınırları adıyla yayınlandı.

Beş temel öğenin hepsi gittikçe artmaktadır. Bunlar, her yıl, matematikçilerin üstel büyüme dedikleri biçimde artarlar. Araştırıcılar üstel büyümenin aniden sabit bir sınıra eriştiğini açıklamak için bir Fransız bilmecesini hatırlatmaktadırlar: Üstünde bir nilüferin yetiştiği bir havuz düşünün; nilüfer her gün bir kat daha büyümekte olsun. Bitki kendi haline bırakıldığı takdirde 30 günde havuzun tüm yüzeyini kaplayacaktır. Böylece, sudaki tüm diğer canlıların yaşama olanağını ortadan kaldıracaktır. Nilüferin büyüklüğü uzun süre göze az görünür; bu nedenle havuzun yarısını kaplayıncaya kadar insan bitkiyi koparmayı düşünemez.

Bu büyüme eğilimine göre nilüfer havuzun yarı yüzeyini hangi gün kaplayacaktır?

Tabii ki yirmi dokuzuncu gün. Artıkhavuzu kurtarmak için bir gününüz kalmıştır. Bu benzetme, bir olayın üstel artışının sabit bir sınıra yaklaştıkça aniden vuku bulacağını açıkça vurgulamaktadır. Aynı zamanda da, düzeltici hareketlerin yapılabileceği çok kısa bir zaman döneminin kaldığını da göstermektedir.

Eğer dünya nüfusunun geleceği hakkındaki tahminler doğruysa bu tür koruyucu önlem hareketlerinin tamamlanması için çok kısa bir zaman döneminin kaldığını bildiren alarm çalıyor demektir. Aslında, herhangi bir kaynak krizi durumunda çöküş 2100 yılından önce meydana gelecektir. Grubun açıkladığı gibi, "Bir dereceye kadar güvenle söylenebilir ki, şimdi ki sistemde çok önemli bir değişim olmayacağı varsayımı altında, nüfus artışı ve sanayinin büyümesi en sonunda gelecek yüzyıl içinde kesinlikle duracaktır."

Bu çalışmanın bitiminde grubun vardığı sonuçlar ise şunlardır:

(1) "Eğer dünya nüfusunda, sanayileşmede, kirlenmede, besin maddeleri üretiminde ve kaynakların boşalmasındaki şimdiki artış eğilimleri değişmeden kalırsa, bu gezegende büyümenin sınırlarına gelecek yüzyıl içinde varılacaktır. En muhtemel sonuç da gerek nüfus ve gerekse sanayi kapasitesindeki oldukça ani ve kontrol edilemeyen düşüş olacaktır.

(2) "Bu artış eğilimlerini değşitirmek ve uzun bir gelecekte de sürdürebilecek ekolojik ve ekonomik istikrar durumunu kurmak mümkündür.

Dünyanın denge durumu, yeryüzündeki her bir insanın temel maddi ihtiyaçlarının karşılanabileceği ve her iki kişinin kendi potansiyelini gerçekleştirmede eşit olanağa sahip olacağı şekilde sağlanabilecektir."

(3) Eğer dünya insanı birinciyi değil de ikinciyi kazanmak istiyorsa, elde etmek için çabalamaya ne kadar erken başlarsa, başarı şansı da o kadar yüksek olacaktır."

Ayakta kalmak için dünyanın büyüme döneminden denge dönemine doğru büyük bir geçiş devresine girmek zorunda olduğu da, bu arada, vurgulanmaktadır. "Büyümenin Sınırları"nda ileri sürülen fikirler, genelde, Malthus'ün ön tahminlerini dikkat çekici bir şekilde hatırlatmaktadır.

Nüfus ile kaynaklar ve nüfus İle ekonomik faaliyetler arasındaki ilişkiler son derece karmaşıktır. Yukarıda ele alınan Malthus'ün modeli ve başka modellerin çeşitli sınırlamaları vardır. Malthus'ün nüfusun potansiyel geometrik artışı hakkındaki birinci ilkesini belirtirken "potansiyel"in ender olarak gerçekte gözlenen olduğunu da hatırda tutmak gerekir.

Kendisinin koruyucu ve olumlu kontrolleri nüfus artışını etkilemektedir; fakat onun yazdığından beri, Malthus'ün de kabul edebileceği modern doğum kontrol teknikleri geniş çapta yaygınlaşmıştır. Bunlar da şimdi Malthus'ün koruyucu kontrolleri arasına katılmaktadır.

Malthus'ün ileri sürdüğü yaşam standardı yükseldikçe (düştükçe) doğum oranı da yükselecek (azalacak) tir fikri de eleştirilebilir. Kendisi de çalışmasının bazı yerlerinde bu olumlu ilişkinin tersine fikirler belirtmişti. Yoksulların eğitilmesini, böylece bunların daha küçük aileleri olan daha zengin toplumsal grupların davranışlarını edineceklerini Öne sürüyordu. Böylece de, belirli bir nüfus içinde artan refah daha düşük doğum oranlarını götürecektir. Her ne kadar bu kendisinin yazılarına bir karşıt olarak görünüyorsa da, doğum oranları üzerinde yaşam standardı kadar toplumsal tavırların da etkisini kabul etmiş olduğunu da göstermektedir.

İkinci eleştiri, üretimin aritmetik oranda artışı hakkındaki ikinci ilkeye yöneltilebilir. Sanayi Devrimi onun yaşamı boyunca da üretimin aritmetik orandan daha hızlı bir oranda artmasına yol açmış ve bu oran nüfus artış oranını da geçmişti. Malthus'ün tavanı (geçim araçları) teknolojik gelişmenin hızlı oranı yüzünden nüfusun daima önünde, giderek daha da ötesine uzanarak olmuştur.

Genelde artan ekonomik büyüme oranı kadar, sanayinin gelişmesi de tarımsal üretim üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir ve bu da Malthus'ün tam anlamıyla değerlendiremediği bir husustur. Çiftçilerin üretimi arttırabilmeleri için başlıca iki yol vardır: Yoğunlaştırma (intcnsifıcation) ve genişletme (extensifi-calion). Yoğunlaştırma için çiftçi belirli bir alana uyguladığı sermaye ve işgücünün miktarını arttırır.

Genişletme için de daha fazla araziyi kullanıma açarak üretimi arttırmaya çalışır. Sanayi her ikisine de yardımcı olmuştur. Birim arazi ve kişi başına düşen üretimin artmasına yol açan önce daha iyi donatımı, makineleri, sonra da suni gübre ve ilaçları sağlamıştır. Kişi başına üretimdeki artış, daha çok işgücünün endüstride çalışmak için kırları terketmesine yol açmıştır.

Sanayi yeni yeni alanların, örneğin prerilerdeki tahıl üretimi gibi, geliştirilmesine izin veren makine ve donatımları da sağlamıştır. Başka alanlar da reklamasyon ve sulama yoluyla üretime geçirilmiştir. Son olarak, traktörün ortaya çıkması, traktörün yerini aldığı at ve başka hayvanların beslenmesi için gerekli yem bitkilerinin de yerlerini besin bitkilerine bırakmasına yol açmıştır.

Tüm bu yollarla besin üretimi hızla artmış, öyle ki, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın yayılan nüfusları beslenebilir hale gelmiştir. İyileştirilen taşıma ve depolama teknikleri daha değişik beslenme yöntemleri sağlamış ve uzak pazarlara hizmet eden uzmanlaşmış tanmsal alanların ortaya çıkmasına neden olmuştur (Preri buğday Kuşağı Avrupa'ya hizmet etmektedir).

Bu gelişmeler Malthus'ün ikinci ilkesi üzerinde kuşkular yaratırken, gelişmekte olan ülkelerin nüfus büyüklükleri ve nüfus artış oranları ile kaynakların tüketilme oranları Malthus'ün teorisini hatırlatan Roma Kulübü'nün araştırması gibi araştırmaları (Limits to Growth) teşvik edecek alarm etkisi yaratmıştır. Bu teorinin de önemli sınırlamaları vardır: Dünyanın farklı kısımlarında neler meydana gelmekte olduğunu ortaya koyamayan bir dünya modelidir.

Gerçekten de, nüfus, kaynaklar, tarımsal ve endüstriyel üretim ve polüsyonun mekansal dağılımını ihmal etmektedir.

Örneğin insanlar ve kaynaklar mekanda her zaman denk düşmemektedir. Bunlann izafi güçleri kadar izafi dağılışları da dünyanın sorunlarının bir parçasını oluşturmaktadır. Her ne kadar model üstel bir artışı vurguluyorsa da, yeni kaynaklar keşfedilme oranını göz önüne almamaktadır; bunlar da muhtemelen yakın zamanlarda önemli oranlarda artmaktadırlar. Aynı zamanda, bir kaynağın azalması ve daha pahalı hale gelmesiyle yerine başka birinin ikame edilmesini de ihmal etmektedir.

Bu tür eleştiriler ve "Büyümenin Sinirları"nın kötümser görüşünün yarattığı dünya çapındaki etki ve tepkilerin ışığı altında Roma Kulübü bir İkinci Rapor 45 yayınladı. Bu araştırma birincisinin savunduğu büyümeyi durdurma ya da büyümeme yerine "organik büyüme" ya da "farklılaşmaya dayanan büyüme" yaklaşımını benimsemiştir. Bu yaklaşım biçimine göre, büyümenin gerçek sınırları sosyal, siyasal ve yönetsel niteliktedir.

Büyümenin Sınırlarında ortaya konulmuş bulunan global felaket ancak yeni bir siyasal, sosyal ve ekonomik düzenle önlenebilir. İkinci Rapor'un asıl önemli olan yanı, sorunların asıl kaynağı olan bölgesel farklılıklar ve eşitsizlikleri dikkate almasıdır. Dünya sorununu kontrol altına alma da insanın sosyal ve siyasal kurumlar üzerinde etkili olma yeteneğine sahip olduğu da ayrıca belirtilmektedir.

"Dönüm Noktasındaki insanlık" sonuçta: İçinde bulunduğumuz bunalımların geçici değil, devamlılık taşıdığını; bunalımların çözümünün global sistemi dikkate alarak uzun süreli çabalarla mümkün olabileceğini vurgulamakta; özellikle çözümün ekonomi biliminin bugünkü niteliğinde olduğu gibi, dünyayı birbirinden ayrılmış, tecrit edilmiş parçalardan ibaret sayan bir sistem anlayışı ile mümkün olmayacağı, gerçekten gerekli olanın ise geniş bir bütünleşme anlayışı olduğu üzerinde durmaktadır.

"Dönüm Noktasındaki İnsanlık" raporunda dünyanın bir bütün olduğu fikri önem taşımaktadır. Bu husus şu ifadede açıkça yansımaktadır: "Bundan böyle dünya yüzelli (150) ülke ile siyasal ve ekonomik bloklardan oluşan bir topluluk olarak düşünülmemelidir. Dünya, daha çok karşılıklı bağımlılıkların söz konusu olduğu bir dünya sistemini oluşturan ülkeler ve bölgeler bütünüdür".

"Büyümenin Sınırları"na yakın zamanlardaki bir eleştiri Wallich tarafından yapılmıştır. Araştırıcı, raporun yayınından bu yana öngörülen eğilimin genelde gerçeleşmediğini ileri sürerek, "Dönüm Noktasındaki İnsanlık" daki bazı görüşlere, özellikle bölgesel farklılıklara dikkat çekerek bölgelerarası ilişkilerin düzenlenmesi halinde sorunun çözümlenebileceği fikrini ileri sürmektedir.

Wallich, A.B.D.'ni örnek vererek, bu ülkenin tarımsal üretiminin yüzde 33'ünü başka ülkelere ihraç etliğini, bu üretim düzeyinin ülkede çalışanların yalnızca yüzde 4'ü ile gerçekleştiği düşünülürse, yeterli üretimin neler başarabileceğini açıklamaya çalışmaktadır.

4100
0
0
Yorum Yaz